«

»

Şub 11

Makaleler/ Articles

 

GIDALAR VE BESLENME ALIŞKANLIKLARI ÇOCUKLARIN RUHSAL VE FİZİKSEL SAĞLIĞINDA ANAHTAR ROL OYNUYOR

Pharmetic Sağlık Yıl:2 Sayı:6 (2010)

Dr. N. Cem KINACI

Clinician, Medical Academy for Pediatric Special Needs – USA

Defeat Autism Now! Physician, Autism Research Institute – USA

Consultant Physician, Autism Treatment Plus – United Kingdom

Her ailenin genetiği çocuğuna yansır. Bu nedenle anne ve/veya baba eğer mutasyona uğramış genlere sahipse benzer bir durumun çocukta görülme ihtimali de vardır. Örneğin otizme neden olabilecek üçyüzün üzerinde gen saptanmıştır. Elbette ki bunların ancak az sayıda bir kısmına bu çocuklarda ve ailelerinde rastlamaktayız. Burada en dikkati çeken sonuç ise çocuklarda saptanan bazı genetik mutasyonların ailede olmayıp sadece çocukta görülmüş olmasıdır, yani edinseldir. Bu sonuca varılmasına neden olan etken ise çok açıkdır ki çevresel faktörlerdir ve çocuklar söz konusu olduğunda da bu faktörlerin başında yanlış beslenme gelmektedir.

Pek çok çocuğun günlük beslenmesinde yüksek miktarlarda şeker, rafine nişasta, kolalı içecekler, suni yağlar, gıda boyaları, çeşitli katkı maddeleri ve koruyucu kimyasallar bulunmaktadır.

Bu beslenme tarzı çok yüksek enerji içermektedir ve aynı zamanda temel besinlerden de eksik bir beslenme düzeni demektir. Ülkemizde “ıvır zıvır” olarak bilinen yabancı otoritelerce de “junk food” olarak nitelendirilen bu ürünlerin (çeşitli beslenme uzmanlarının yaptığı bilimsel araştırmalarda) hiç bir besleyici değer taşımadığı belirtilmektedir. Bu ürünler çocuklarımızın öğrenme yetilerinde, ruh hallerinde ve davranışlarında dalgalanmalara neden olmaktadır.

Zayıf beslenme düzeni zayıf sağlık demektir. Çoğu zaman hazırlanması ve satın alınması kolay olan hazır yiyeceklerle çocuklarımızın sağlığını kendi ellerimizle bozmaktayız. Bu çeşit beslenme ile vücudumuzun ve beynimizin yaşamsal fonksiyonlarını sağlayan önemli gıdaları ya eksik miktarlarda ya da hiç alamamaktayız.

Araştırmalar koruyucu maddeler içeren yiyeceklerin agresyon, hiperaktivite ve davranış problemlerine neden olabileceğini göstermektedir. Avrupa Birliği 15 temmuz 2010 tarihinden itibaren azoboyalar, çözücüler, endokrin bozucular ve ağır metaller içeren gıdaların etiketlerinde bu maddelerin varlığının bildirilmesini zorunlu kılmıştır. Ayrıca gıda boyası olarak kullanılan E-102, E-104, E-110, E-122, E-124 ve E-129 numaralı boyaların otizm, dikkat eksikliği ve hiperaktiviteye yol açtığını kanıtlayan bilimsel yayınlar nedeniyle bu gıda boyalarını içeren ürünlerin etiketlerinde bu durumu belirten ibarelerin yazılmasını da zorunlu hale getirmiştir. Genellikle diğerine göre daha ucuz olan ürünlerde bu ürüne jelatin gibi kıvamı ayarlayan, gıda boyaları gibi rengini ayarlayan ve glukoz, suni tatlandırıcı gibi tadını veren çeşitli kimyasallar katılmaktadır.

Yağ oranı düşük diye bildiğimiz pek çok yoğurtta da genellikle koyulaştırıcı olarak bilinen mısır nişastası, suni tatlandırıcı veya benzeri ürünler kullanılmakta dolayısı ile de besin değerleri düşük olmaktadır. Doğal bir probiotik olan yoğurdun raf ömrünü uzatabilmek adına içerisine eklenen koruyucular da sindirim ve bağışıklık sistemimiz için çok önemli olan bu probiotik özelliğini yok etmektedir.

Hazır yemeklerde sağlık için son derece zararlı olduğu pek çok araştırma ile kanıtlanmış hidrojenize yağlar, koruyucular, deri ve kemik tozları ve benzeri hileli malzemeler ucuz olsun diye kullanılmaktadır.

Fastfood ürün satan yerlerde de çoğunlukla yüksek ısıda sıkıştırılarak üretilen bitkisel yağlar kullanılmakta ve bunlarla yapılan pişirme işleminde de yüksek ısıda zararlı yağ asitleri ortaya çıkmaktadır.

Süpermarketlerde genellikle daha çok insan satın alıyor diye daha büyük üretilmiş meyveler veya sebzeler satılmaktadır. Çoğu zaman bunun anlamı “daha zayıf vitamin ve mineral” ve bunun yanı sıra aslında “hiç bulunmaması gereken hormon” içeriği demektir. Son dönemlerde bunlara bir de genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) eklenmiştir.

Yiyeceklerde kullanılan yapay tatlandırıcıların çoğu sentetik kimyasallardan oluşmaktadır. Tadları ve kokuları doğallarıyla aynı olduğundan eklendikleri ürünlerde fark edilemedikleri gibi doğal haline özdeş de değillerdir. Tüm dünya pazarlarında satılan hazır meyve suları veya gazlı içeceklerde yüksek oranda şeker kullanılmaktadır. Besin değeri olmadığı halde haddinden fazla enerji yüklemesi yapılmaktadır. Örneğin 330 ml. olarak sunulan bir cola da 25gr şeker bulunmaktadır. Şeker içermiyor diye satılanlarda ise suni tatlandırıcılar vardır. Bunların da özellikle çocuklar için farklı riskler taşıdığı kanıtlanmıştır. Düzenli kullanılmaları halinde vücudun mineral düzeylerinde önemli düzeylerde azalmalara yol açabilmektedir. Hatırlayınız; rafine şeker birkaç yüzyıl öncesine kadar insan hayatında yoktu. Henüz keşfedilmemişti. Yani beşbin yıldan uzun bir süreçte insan yaşamı için gerekli değildi. Öyleyse bu kötü alışkanlığı hayatımızdan çıkarmamız durumunda hiçbir eksiklik söz konusu olmayacaktır.

Çocuklarımız şeker ve nişastalı yiyecek bağımlısı olabilirler. Pek çok rafine nişastalı ve şekerli ürün çocuğumuzun beyin, sindirim ve bağışıklık sistemine hasar verebilir. Sonuç olarak da ruh hali, enerji dalgalanmaları, öğrenme güçlüğü, davranış problemleri gibi sorunlara davetiye çıkarılabilmektedir. Bunun yanı sıra barsakta kötü bakterileri besleyerek floranın bozulmasına yol açmaktadır. Bu durumda barsağın geçirgenliği bozulmakta ve vücut için gerekli vitamin ve minerallerin alımında sorunlar yaşanmaktadır. Böylece hem vücudun biyokimyası bozulmakta hem de bağışıklık sistemi zayıflamaktadır.

Günümüz çocukları sızma zeytin yağı gibi doğal bir yağ değil de kötü yağlar olarak bilinen hidrojenize bitkisel yağlar ile yapılan yemekleri yemekte veya rafine edilmiş, pek çok işlem görmüş hazır kek, pasta, bisküvi, vb. ürünleri tüketmektedir. Oysa beynin gelişmesi ve fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için omega-3 (EPA-DEHA), omega-6 gibi temel yağlar (esansiyel yağlar) gerekmektedir. Bunlar da vücut tarafından üretilemediği için besin yolu ile almamız zorunludur. Esansiyel yağlar için en iyi kaynak deniz ürünleridir. Bununla birlikte özellikle son 20 yıldır denizlerdeki artan kirlilik bu kaynakları doğrudan kullanmamızı engellemektedir. Bunun yerine ağır metallerden arındırılmış balık yağları tercih edilmelidir. Son çalışmalar göstermiştir ki bağışıklık sistemi, kalp ve beyin sağlığı için çocuklarımıza verdiğimiz omega-3 onların hızlı okuma, heceleme, dikkat, hafıza gibi sorunlarına yardımcı olmaktadır. Ayrıca kendine ve çevresine zarar veren davranışlarında da belirgin düzelmeler sağlamaktadır.

Gıdalar ve beslenme alışkanlıkları çocukların çoğunun ruhsal ve fiziksel sağlığında anahtar rol oynarlar. Bunun için onların ruh ve beden sağlığını korumak adına onlara yedirdiğimiz tüm ürünler konusunda daha dikkatli ve bilgili olmalıyız. Bu arada gıdalar kadar onların saklama koşulları ve içinde bulundukları şişe ve ambalajlar da önemlidir. Olabildiğince doğal ürünlerin tüketilmesine çaba gösterilmeli, mümkün olduğunca da raf ömrü uzatılmış, içerisine boya, antibiyotik, hormon, kıvam arttırıcı, koruyucu gibi katkı maddeleri bulunan ürünlerden uzak durmalıyız. Bunu gelecek nesillerimiz için yapmalıyız.

Çok yakın bir gelecekte ülkemizde de hastalıkların değil hastaların tedavi edilmesini hedefleyen bireysel tedaviler ön plana çıkacak ve bu tedaviler biçimlendirilirken de öncelik verilen konu gıdaların genlerimiz üzerindeki etkileri (Nutri-Genomics) olacaktır. Bu yaklaşım sayesinde mutasyona uğramış genler By-pass edilebilmektedir. Böylece pek çok genetik mutasyona bağlı hastalığın kısmen veya tamamen sağıtımı söz konusu olabilecektir.

Gen polimorfizmleri onbinlerce yıldan beri var olmalarına karşın otizm tablosuna neden olmamışlardır. Ancak son elli yılda artan çevre kirliliği nedeni ile otizmde tam anlamı ile bir patlama olmuştur. Eğer çevresel etkene maruz kalınmasa, sadece polimorfizmlerin varlığı çocukları belki de otistik yapmaya yetmeyecektir.

Birçok uzman otistik çocukların anne babalarına, otizmin bilinen bir nedeni olmadığını, hiçbir zaman düzelemeyeceğini söyleyip çocuklara çeşitli ilaçları vermekte ve özel eğitim dışında bilinen başka tedavi olmadığı söylemektedirler.

Tabii ki esas neden ortadan kaldırılmadığı için eğitimden de fedeflenen yarar sağlanamamakta, yıllar süren çabalar anne ve babaları bir taraftan maddi zarara uğratmakta diğer taraftan da yılgınlığa sürüklemektedir.

Son yıllarda yapılan araştırma ve uygulamalar, otizmin gizlerini hızla çözmeye başladı. Çok sayıda araştırma otistik çocuklarda beyin kan akımında azalma, sinir sistemi iltihabı (nöroenflamasyon), bağışıklık yetersizliği, oksidatif stres, mitokondrial fonksiyon bozukluğu, sinir-ileticisi (nörotransmitter) bozuklukları, toksin temizleme sorunları ve bağırsak florası bozukluklarının varlığını göstermektedir.

DAN! (Defeat Autism Now!) Protokolü’nde ifadesini bulan bu bilimsel yaklaşım son birkaç yıl içinde olumlu sonuçlarını göstermeye başladı. Hepsi olmasa bile önemli sayıda otistik çocuk etkin bir biyomedikal tedavi (hiperbarik oksijen tedavisi, detoksifikasyon ve chelation, diyet, vitamin ve mineral destekleri, enzim ve aminoasit destekleri, biofilm tedavisi, genlerin by-pass edilmesi vb) ile önemli aşamalar kaydedebiliyor, hatta otizmden kurtulmayı başaran çocukların sayısı hiç de az değil ve günden güne artıyor.

Bir Cevap Yazın